4 Kasım 2015 Çarşamba

Mutlu Yarınlar için...

            “İki günü birbirine eşit olan aldanmıştır, zarardadır.” hadisini hatırlatarak dersime başlar ve öğrencilerimin “daha iyi, daha doğru, daha çalışkan, daha bilgili, daha kültürlü... olma çabası içinde olmalarını sağlamaya çalışırdım.

           Gel gör ki ben, üzülerek belirteyim ki yerimde sayıyorum.

           “Yerinde saymak” sözünden amacım maddi bakımından aynı olmak değildir. Ona bakarsak dün de, önceki gün de hep yerinde sayıyorduk. Yerinde saymak şöyle dursun geriliyoruz. 1962’deki ilk öğretmen olduğum zaman aldığım maaşı bugün onbeş yıllık öğretmen alabiliyor mu? Geçelim bu konuyu. Ben aydınlanmadan, aydınlatmaktan söz ediyorum. Geçen yıllarda,“Bir mum diğerini tutuşturmakla ışığından birşey kaybetmez.”diyen Mevlâna’nın dolaylı öğüdünü yerine getirme çabası içindeydim. Ama emekli olduktan sonra?

            Evet, emekli olduktan sonra mum gibi eriyorum. Değil başkalarını aydınlatmak artık nerdeyse kendi ışığımı da kaybetmek üzereyim.

            Tüm çabam ışığı kaybetmemek, tüm çabam biraz daha ışık, biraz daha ışık içindir...
Işık, sadece parayla alınabilir mi? Işık seçimle alınabilir mi? Hatırla, gönülle...

            Bilmiyorum, bilmiyorum. Ne haldeyim bilmiyorum.

           Okuyorum sadece. Okuyorum ve düşünüyorum. Düşünüyorum o halde...

           Yaşıyorum diyemeyeceğim, üzülüyorum.

          “Sen kendi haline üzül.”diyorum kendi kendime; ama yapamıyorum. Senin haline de, o’nun haline de üzülüyorum. Ne oldu bana, ne oldu size, ne oldu onlara?

          Ne oldu?

          Ne oluyor?

          Ne olacak?...vb. sorulara cevap verebilmek için, açık deyişle durum değerlendirmesi yapmak, analizlerle çözüm yolları üretebilmek için bilimsel çalışmalar yapmak gerek. Ama nerde biz de o kafa.

            Ben, ancak okuyorum. Doğrusu kitap da fazla okuyamıyorum. Yaptığım, yapabildiğim internet denilen “malümat çöplüğünden” bazı alıntılar yapmaktır.

          Aslında bu alıntılardan, arı gibi bal yapabilsek ne iyi olurdu.

          Aklıma ne geldi biliyor musunuz? Gelin topladığım çiçek özleri gibi alıntıları beraber yoğuralım, kendi balımızı beraber yapalım.

          Beraber yürümeye var mısınız, var mısınız? Nasıl, siyasetçiler gibi çağrı yapmış oldum. 

          Siyasetçi lafı geçince “Orada dur.” diyenler çok olacak; çünkü siyasetçiler iyi sınav vermemişlerdir. Varsın kötü not alsınlar. Onları da aydınlatmak boynumuzun borcu olsun. Evet, biz siz onlar denemeden, şucu bucu demeden herkesin mumunu tutuşturmk için çabalayacağız, tabii mumları varsa. Mumları olmayanlar, başka deyişle aydınlanma isteği olmayanlarla işimiz olmaz.

        Bizim işimiz, ilk işimiz aydınlatma çabası içine girmektir. Bakın işim demiyorum, işimiz diyorum. Yukarıda da belirttim ben çiçek toplayacağım ve sizlerle beraber bu çiçekleri yoğuracağız. Bal yapamazsak, mum yaparız. Mum da yapamazsak “Hiç olmazsa yararlı olabilme çabasında olduk.” diye avunuruz.

          Uzun yıllar içindir çabamız, işimiz uzun tabii yazımız da uzun olacak. 140 karakterden ya da üç beş paragraftan fazla yazamayan, okuyamayanlara sözümüz olamaz. Biz ancak dua ederiz onlara da herkese de. Ama dikkat çekmekten de geri durmayız.

          Dikkat dikkat ! Gençliğimizi, insanımızı okutmamak için uğraşanlar var. Bu uğraşılara içimizden, bilerek ya da bilmeyerek alet var.

          Kısa yazılara hayır; ama bu kadar da uzun olmamalı değil mi? Aslında bugün, yaptığım üç beş alıntı için bir giriş yazısı yazacaktım. Ama kapıldım gidiyorum...

         Tamam, gitmiyor yazıyorum:

         Çoğu zaman yaptığım gibi sabah namazından sonra internete girdim. İnternet çöplüğüne şöyle bir göz gezdirdim. Sonra düşündüm ki hafta da bir gün olsun bu çöplükten aldığım alıntıları kullanayım. 

           Şimdi aklıma geldi: Birkaç sene önce böyle bir çalışma yapmıştım. Sandviç benzetmesi yapmıştım. Her hafta sandviçin içine birşeyler koymaya çalışıyordum. Daha sonraları böyle yapmaktansa kendim yazayım, özgün kalayım dedim. Dedim dedim de ne oldu?

        Aşağıda vereceğim alıntılardan sonra ancak şunları söyleyebilirim:

          Ne sufîyim, ne de sâfi

          Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında

          Ne anlıyorum, ne de anlatabiliyorum

          Ne geçmişi tam değerlendirebiliyorum, ne de günümüzü... ne de geleceğimizi...

         ...

         Günümüze böyle olumsuz bir edatla başladık. Umarım olumlu bir sıfatla devam ederiz.

         Hayat devam ediyor; ama önemli olan özgür olarak aydınlık içinde mutlu olarak yaşamaktır.

         Sabahattin Gencal, Başiskele- Kocaeli

________________________

Alıntılar...



“Ne oldu bizim insanımıza?

Birey olmanın yerine bencilliğin, ahlakın yerine kaba menfaatperestliğin, dürüstlüğün yerine aldatmacanın hâkim olduğu ve İslam'ın kamusal alanda görünür olmaya irca edilmiş bir formaliteye dönüştüğü bir Türkiye? ‘Böyle bir şey olabilir mi?'
Böyle değildi bizim insanımız. Anlamaya çalışıyorum: Nâzım'ın Kuva-yı Milliye Destanı'ndaki ‘Başlangıç' bölümünde ‘korkak, cesur, cahil, hakîm ve çocuk' dediği halkımız, nasıl oldu da korkaklığına yenildi? Nasıl oldu da hakîm ve bilgelikle cilalanmış bir ayna olan kalbini, kirli ve lekeli cehalete teslim etti?
‘Böyle bir şey olabilir mi?'

Oldu bile! Onları, halkımızı iğvalar, aldatmacalar ve yalanlarla bu hâle getirenler utansın!”
Hilmi Yavuz, Zaman, 04. 11. 2015

*

“Tasavvufta zamana ilişkin iki kavram çok önemlidir. İbnü'l vakt (şimdiyi algılayan) ve ebu'l vakt (geçmiş, şimdi ve geleceği birlikte algılayıp zamana damgasını vuran). Zamana uymak, eğer zamanı kendinize uydurmaya çalışmıyorsanız övünülecek bir özellik değildir. Ebu'l vakt zamana düzen verir.
Selam olsun ebu'l vakte!”
Reha Çamuroğlu, Zaman, 04. 11. 2015

*

“Ülkemizdeki birlik beraberliğimizi korumak için hepimizin kardeşlik üslubuna ihtiyacımız yok mu? Üslubumuzu kardeşliğimizi incitmeyecek, muhataplarımızı küstürmeyecek yumuşaklıkta ayarlamamız gerekmez mi? Aksi halde kardeş toplumu karşıt toplum haline getirme vebalini yüklenmemiz söz konusu olmaz mı? İnanmış insanların, kardeş bir toplumu karşıt toplum haline getirmenin vebalini yüklenmeyi göze almaları mümkün mü?
-Fa'tebirû ya ülil ebsar! Düşünün ey basiret sahipleri!”
Ahmet Şahin, Zaman, 04. 11. 2015

*

“Tarihçi Ebü’l-Vakt
Tasavvuf terminolojisi zamane insanlarını tasnif ederken bir İbnülvakt, bir de Ebülvakt’ten söz eder. İbnülvakt, “devranın çarkına uygun yaşayan, geçmişle gelecekle uğraşmak yerine içinde yaşadığı zaman neyi gerektiriyorsa onu yaparak tecelliyi arayan” kişidir.
İçinde bulunduğu zamanda kendisi için yapılması en uygun olan şeyle meşgul olup tavırlarını ona göre belirler. Bunun zıddına Ebülvakt denir. Yani zamane ile meşgul olmak yerine vaktini hakikatin peşinde istikrarlı bir şekilde harcayan kişidir. Yani hale ve vakte hakim olan sufiye Ebülvakt, mahkum olana ise İbnülvakt denir. Takdir edersiniz ki bu çağda ibnülvakt gibi yaşayanlar, yani zamanın gerektirdiği şekilde hizmete koşanlar zor bulunur. Ebülvakt tavrında olanlar ise hakiki birer Anka’dır da onları gören bulunmamıştır.
...
Bir bilim adamı ürettiğini mutlaka bilimsel katmanda üretmelidir, ama bu onun aynı bilgiyi kültürel katmanda üretmesine mani olmamalıdır. Sonuçta bizim akademisyen tarihçilerimiz çok okunan tarihler yazdıkları veya kitapları roman gibi heyecanla okunduğu vakit tarih sevgisi bir bilince ve ardından kimliğe dönüşecektir.  Bu da onların ebülvakt makamından tenezzülen ibnülvakt haline geçmeleriyle mümkündür.”
İskender Pala, Zaman, 19. 02. 2013

*

İbnü’l-Vakt Ya da Ebu’l-Vakt Olabilmek
“Kurânın önemine vurgu yaptığı, Hz. Peygamberin muhafazasına dikkat çektiği zaman olgusuna sûfîler, ayrı bir önem vermektedir. Her şeyden önce onlar, ânı yaşamaya davet ederler. Dünle avunmak, yarının kaygısına gömülmek yerine kişinin içinde bulunduğu ânı fırsat telakki etmesini isterler. Bu nedenle vaktin kılıç gibi keskin olduğuna dikkat çekerler.
...
Tasavvuf ehli arasında sûfî ve sâfî denilen kimseler vardır. Sûfi, vaktin oğludur, yâni vakit neyi gerektiriyorsa onu yapar. Sûfiden yüksek olan sâfî ise, hâlden ve vakitten kurtulmuştur, ilâhî tecellîye mazhar oluşunun farkına varmış, kendisini tam mânâsıyla arındırmış, Hakkta fânî olduğu için vakit ona tabi olmuştur.
...
Doç. Dr. Kadir ÖZKÖSE, 20.12. 2011

*
Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir anın parçalanmaz akışında
Bir garip rüya rengiyle uyuşmuş gibi her şekil,
Rüzgarda uçan tüy bile benim kadar hafif değil
Ahmet Hamdi TANPINAR

*

İbn-i vaktim ben Ebu’l-vakt olmazam,
Abd-i mahzım ben tasarruf bilmezem.
(Vaktin çocuğuyum ben vaktin babası olmazam,
Safi bir kulum ben tasarruf bilmezem.)
Niyazi-i Mısri

İbn-ül vakt olan kimse,  geçmiş zaman ve gelecek zamana bakmaz,  yani geçmişte ne olmuş ve gelecekte ne olacak,  bunlara bakmaz,  belki o şimdiki halin zuhûrâtna bakar ve şimdiki zamânın haline göre hareket eder.
Ebul-vakt ise,  her olan zamana bakar,  yani geçmişte ne olmuş,  halde ne var,  gelecekte ne olacak,  onların hepsini dikkate alır ve bilir.  Bunun makâmı diğerinden daha yüksektir.

*

"Sûfî, İbnu'l-vakittir." Onlar bu tabirle sûfînin yaşadığı an içersinde kendisi için en iyi, en faydalı olanı bilmesini ve bununla meşgul olmasını kaydederler.
Bazan da "İbnu'1-vakt" teriminden, şöyle veya böyle olsun şeklinde kul iradesi işe karışmaksızın, ilahî tasarruftan kendilerine görünene ehl-i tarikin rıza göstermesini anlarlar.”

*

Zamanı ve mekânı aşan sözleri söyleyebilmek için, zaman ve mekânın özünü bilmek gerekir. Zamana karşı konuşmak ve mekânın özüne dokunmak için Ebu’l-Vakt olmak gerekir. Yani vaktin babası. Ama asıl öncelikli olan İbnü’l-Vakt olmak. Yani vaktin çocuğu olmak.
İlk sufiler, İbnü’l-Vakt kavramı ile bir vakitte yapılması en uygun olan işi yerine getiren, belli bir zaman diliminde kendisinden istenen ameli yapmakla meşgul olan kişiyi kastetmişlerdir.
...
İçinde yaşadığı zamanı tam olarak görmek isteyen kişi ona uzaktan bakmalı. Başka bir deyişle zamanın önüne geçmeli veya üzerine çıkmalı. Zamanın içinde değil de önünde ve üstünde yaşayanlar ona uymazlar. Onlar zamanı kendilerine uyduran büyüklerdir. Bu nedenle gerçek âşık, zamanın hâkimidir ve hallerin emîridir. O hallere kapılıp kalmaz, hallere mahkûm olmaz.
...
Sufi, İbnü’l-Vakt’tir, ama sâfi (kâmil insan) vaktin ve halin üstündedir.
Uğur Cumaoğlu, 18 . 01.  2014
*


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder