11 Ocak 2015 Pazar

Kozamızdan Çıkabilecek miyiz?




          Yaşlı insanlar anılara dönük yaşarlarmış ki benim yaşamım da bu varsayımı doğruluyor. Nedense anılarla yaşıyorum. Oysa günümüzü en iyi biçimde değerlendirmek, yarınlara zemin hazırlamak gerekmez mi? Gerekir tabii, ama nerde bizde o yürek, o disiplin, o alışkanlık.
          Acaba neden anılara takılıp kaldığımı da düşünmüyor değilim. Düşünüyorum, düşünüyorum da bir türlü başkalarına öğütlediğim gibi olamıyorum, yani önümü, kendimi göremiyor; yarınlara dönemiyorum.
         Yukarıdaki satırları yazarken, okur temsilcisi dediğim sevgili eşim aklıma geldi. Eşim, biraz da kızarak “Niçin, hep yapamıyorum, edemiyorum diye yazıyorsun, niçin hep olumsuz yazıyorsun?” der bana. O da haklı tabii. Ben de “İçimden geçenleri aynen yazıyorum.”diyerek savunmaya geçiyorum. Gerçekten, düşündüğümü ve içimden geçenleri yazmaya çalışıyorum. Kurguyu beceremiyor, olması gerektiği gibi yazamıyorum. Ne yapayım, bu zaafsa, bu da benim zaaflarımdan biri. Ben böyleyim. Böyle yetiştirildim, böyle yetiştim.
          Ben, yine anılara dönüyor, zaman tüneline giriyorum. “Tünelde darlanacağını düşünenler artık okumayı bıraksınlar.”desem ayıp etmiş olmam inşallah.
          Sene 1962 Erzurum Yavuz Selim İlköğretmen Okulunda bitirme sınavlarına hazırlanıyoruz. O zamanlar karneleri aldıktan sonra bütün derslerden ayrı ayrı en az üç kişiden oluşan sınav komisyonlarının karşısına çıkılırdı.
          Bir arkadaşım erkenden kaldırırdı beni. “Erken evlenen döl alır, erken kalkan yol alır.” atasözünü tekrarlamayı da ihmal etmezdi. Okul birinciliği için, öğretmenlerim tarafından favoriler arasında gösteriliyordum; ama ben hiç o havaya girmiyordum. Teorik derslerden üstünlüğüm tartışılmazdı; ancak uygulamalı derslerden arkadaşlarımın benden üstünlüğünü görüyordum...
          Beni erken kaldıran arkadaşımla 1979’da Ankara’da karşılaştık. Ben de, O da TODAİE’de kamu yönetimi lisansüstü sınavlarına girmek üzere Ankara’ya gelmiştik. 17 yıl sonra bir arkadaşla karşılaşmak güzel oluyor. Bol bol konuştuk, biraz da gezdik Ankara’da.
          Konuştuklarımızı, gezip gördüklerimizi anlatmak uzun sürer, kısaca anlatayım yeter:
          Bana dedi ki; “Biz b...’u yedik Sabahattin.
          Ben hiçbir zaman, hiçbir durumda argo söz söylemiş biri değilim. Arkadaşımın sözünü tuhaf karşıladım; ama ses çıkarmadım. Arkadaşım devam etti. “Öğretmenlerimiz öyle doldurdular ki bizi, kozamızdan çıkamadık.” Ben, bizi ideallerle donatan öğretmenlerimizi daima minnet, saygı ve rahmetle andım, anıyorum. Bu sözle daha çok sıkıldım. Benim  üzülmem sıkılmam yüzümden belli olur. Demek ki yüzüme bakmıyordu ki devam etti: “Gerçi biz kozamızı yırttık, ama...” Sözün burasında kozasını nasıl yırttığını sordum. Anlattığına anlam veremedim, sıkıldım üstelik. Bitirme sınavlarında üç arkadaş isyan etmişler. Öyle ki valilik müfettiş göndermiş. Benim bu olup bitenlerden hiç haberim yok. Sonra iş tatlıya bağlanmış. İnanılır gibi değil ya, sözde bu üç isyancıdan sözünü ettiğim arkadaşa birincilik, diğerlerine ikincilik ve üçüncülük vermişler. Ben pekiyi ile mezun olan 10 kişiden 6. ya da 7.sıradaydım; yani bü üç isyancı olmasa da saat alamayacaktım, ama yine de “acaba” dedim kendi kendime.
          Arkadaşım kozayı yırtmıştı gerçekten. Resim öğretmeni olmayı istiyordu, ancak şartlar fenbilgisi öğretmenliğine itti O’nu. Ek işler de yapıyordu herhalde. Bana; “Senin gibi 15 yaşında oğlum olsaydı dünyayı kazanırdım.”diyordu. Ben kozadan çıkamadığım için ne ek iş yapabildim, ne de çocuklarıma iş imkânları sağlayabildim.
          Kozamdan çıkamadığım için gözlem ve incelemelerim de yeterli olmuyordu. Kızılay’da bir resim sergisine gittik arkadaşımla. Ben resimlere şöyle bir bakar ve geçerim. Oysa arkadaşım resmin derinliklerine dalıyordu. Bir tablonun önünde kaç dakika beklediğimizi şimdi hatırlamıyorum, ama beklediğimiz sürede bir tablo yapılabilirdi. Çok da güzel analizler yapabiliyordu. Kozasını yırttığı için böyle derinleşebiliyordu herhalde, yoksa benim resim notlarım onun notlarından yüksekti. Neyse kısa keselim, arkadaşımı daha göremedim, kazanamadı çünkü. Ben  TODAİE’de kaldığım sürede gittiğim her resim sergisinde arkadaşım aklıma gelirdi.
          Bakın, tam 35 yıl sonra da arkadaşım yine aklıma düştü. Bu kez, resim değil koza meselesi yüzünden.
          1963’te Bursa Eğitim Enstitüsünde okurken sınıfça Gemlik İpek Fabrikasına gitmiştik. Orada kozaların sıcak suya atıldıklarını görmüştüm. Tırtıl günlerce uğraşıp kozasını örüyor; ama hürriyet nasip olmadan kaynar sularda  can veriyordu. Onların kaderlerinde ipek olmak vardı. İpek olarak işlevlerini yapmış oluyorlardı belki. 
          Kozalardan bazılarını kaynara atmıyorlardı. Kelebekler kozalarını yırtıyor ve baharda taze dut yapraklarına yumurtluyorlardı. Yumurtalarını döken kelebeler üç dört gün sonra ölüyor.Yumurtalardan larva halinde çıkan tırtıllar dut yaprağı yiyerek ve birkaç defa gömlek değiştirerek bir buçuk ayda iri koza oluyorlardı. Bu döngü böyle devam ediyordu.
          Kelebeklere 3-4 günlük ömrü çok görerek onları kaynara atanları kınayayım mı kınamayayım mı? Hadi, doğanın kanunu diyelim. İnsanların kozalarından çıkamadan kaynara atılmalarına ya da soğuğa atılıp yavaş yavaş pişirilmelerine ne demeli. Aslında bu konular bizi aşıyor. Tırtıla yardım ederek kozadan erken çıkması da bir sorun. Kendi çabalarıyla kozadan çıkamayanlar  güçsüz kalıyor, özgürlüğün tadını almadan ölüyor.
          Benzetmeleri ileri götürmemek gerek.
          Arkadaşım nerede şimdi, sağsa kendisine sağlıklar, hayırlı uzun ömürler dilerim. Ölmüşse Allah rahmet etsin. Ona hitap ederek diyorum ki:
         “Arkadaşım, düşünebiliyor musun ben hâlâ kozamdan çıkamadım.”
          Kozamdan çıkamama sebep öğretmenlerimin, büyüklerimin beni ideallerle donatması değil kuşkusuz.
          Kozadan çıkamama sebebini bilemiyorum. Bir çok sebep geliyor insanın aklına, işte bir tanesi:
          Beynimizi mi pişirdiler yoksa? Bizleri birden bire kaynara atmıyorlar; ama  kurbağa anektodunda olduğu gibi, ilkin soğuk suya atıyorlar ve sonra yavaş yavaş ısıyı yükseltip pişiriyorlar.

          “Kaynayan kurbağa hikâyesi, genellikle mecazi bağlamda ve insanların aşamalı değişikliklere karşı uyanık olması gerektiği, aksi halde nihayetinde istenmeyen bazı sonuçlarla karşılaşabilecekleri mesajıyla anlatılır. Hikâye küçük bir adımın tetikleyeceği durumların en sonunda önemli sonuçlara yol açabileceğine ilişkin tartışmaları (kaygan zemin tartışmaları) desteklemek için anlatılabilir. Aynı zamanda, ekonomi ve iş alanındaki değişikliklerin kabul edilebilmesi için yavaşça gerçekleşmesi gerektiğini belirtmek için de kullanılır. "Kaynayan kurbağa sendromu" ifadesi, bazen bu mecazi anlamları kısaca ifade etmek için kullanılır.” (1)
          Tabii, biz aklımızı kullanamadıktan sonra göz göre göre her şeyi yaparlar, sırıtarak, “Alışırlar, alışırlar.”diyerek ulusumuzu uçuruma sürükleyebilirler.
          Biz arkadaşımın “B... yedik Sabahattin.”sözünden hareketle bakın nerelere geldik.
          Kozamızdan çıkmak umuduyla.
         
         Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli
---------------------------




4 yorum:

  1. kozamızdan inşallah çıkarız birgün :)) güzel bilgiler elinize sağlık..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba,
      Ziyaretiniz ve yorumunuz için teşekkür ederim.
      Hayırlı günler dileğiyle.

      Sil
  2. Babamdan yaşça daha büyüksünüz , sizin yaşınızdaki insanlar köşesine çekilip haline ahlıyorken , siz bunu dert edinip yazıyorsanız , siz kozanızdan çıkalı çok olmuş efendim.Yapıyorsunuz da yaptıklarınız yetmiyor size , ne mutlu.
    Saygılarımla

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba,
      Ziyaretiniz ve yorumunuz için teşekkür ederim.
      Hayırlı günler dileğiyle.

      Sil