3 Kasım 2014 Pazartesi

Aydınlanma ve Aydınlatma

Bir çocukluk anım aklıma geldi:
Köyümüze (Trabzon Dernekpazarı ilçesine bağlı bir ormaniçi köyü olan Akköse Köyü’ne) dağ köylerinden gelip geçici olarak yerleşen bir ailenin bir oğlu vardı. Bu çocuk  benden birkaç yaş büyüktü; adı da, yanılmıyorsam Recep idi. Dağlı Receple iyi konuşurduk. 7-8 yaşlarımdayım; ama köyümüzde ilkokul henüz açılmadığı için okula gitmiyordum. Kuran Kursuna gidiyordum. Receple de camide tanıştık.
Recep’in annesi hastalandı. Trabzon’a doktora götürdüler onu. Recep de Trabzon’a gitti. Dönüşte bana Trabzon’u anlatıyor…
Aklımda kalan sadece bir el feneridir. Fenerin yanmasını hayranlıkla karşılıyorum. O da bana , “Bu bir şey değil.” diyor. “Trabzon sokaklarını aydınlatan yuvarlak bir şeyler var. Her taraf aydınlık oluyor.” …vb. bir şeyler diyor. Direklerdeki ampullerden söz ediyor tabi. Ama bana direkten söz etmiyor.Ya da gerek duymuyor. Ampul hakkında da fazla bilgi vermiyor. Ben havada, boşlukta ışık veren yuvarlaklar hayal ediyorum. Ay gibi, yıldız gibi… Kendi kendime düşünüyorum. Bir gün büyük bir ışık yuvarlağını köyün ortasına yerleştirebilecek miyim? Havada nasıl durduracağım yuvarlağı? Işığı güneşten mi alacağım, nerden alacağım?       
Bu aydınlatma projemi kimseye anlatmadım; ama unutmadım da. Zamanla bunu yapamayacağımı da anladım; ama yine unutmadım projemi. Bu sefer başka türlü aydınlatma projesi yapmam gerektiğini düşündüm durdum.

Köyümüzde akrabamız olan, bize dayı oğlu diyen bir hoca vardı. Boz Hoca (Dedemin halasının oğlu) bir gün bana ismimin anlamını sordu. Bilemedim tabi. Kendi açıkladı: Sabah- u din yani dinin sabahı. Hemen ışık projesi canlandı kafamda.
Köyümüzü güneş gibi, ay gibi aydınlatacak bir ışık kaynağı projesi geliştiremedim. Ama insanımızın gönlünü, kafasını aydınlatacak etkinlikler yapmayı düşündüm. Bu etkinliklerden biri de bir dergi çıkarmaktı. Şi-Lâm (Şişeli Lâmba) adlı bir dergi çıkartmayı düşündüm hep; ama çıkartamadım.
Nedem Şi-Lâm? İlkokul 4. Sınıfına kadar idare lâmbası kullanıyorduk. 4. Sınıftayken şişeli lâmba kullanmaya başladık. Şişeli lâmba ışığında ders çalışmak güzel oluyordu. 5. Sınıftan sonra köyümüzden ayrıldık. Köyümüzde daha sonraları lüküs kullanılır oldu. Çok daha sonra da elektrik geldi. Ama ben şişeli lâmbayı hiç unutmadım. Şişeli lâmba kullanmak bir devrim gibi gelmişti bana.

O gün, bugün düşünüp durdum. Açık deyişle 60 yılı aşkın bir süre Şi-Lâm projesi aklımdan çıkmadı. Dergi çıkartmak şöyle dursun, bir kitap, bir broşür bile yayınlayamadım. Yani, projemi geliştirmek şöyle dursun el fenerim de paslandı.

İnternet dünyasına adım atınca birkaç site açtım. Bunlardan biri de Şi-Lâm’dı. Sözde aydınlatmaya çalışacaktım. İnternette aydınlatmaya çalışmak çok zor. İnternet okul olmadığı gibi, blogerler de öğretmen değildir. 35 yıllık öğretmenlik tecrübesinden de yararlanarak, güneş gibi olmasa bile şişeli petrol lâmbası gibi aydınlatabileceğimi sanıyordum. Hevesim kursağımda kaldı, düşüncemi gerçekleştiremedim. Açıkçası okuyucudan ilgi göremedim. Birkaç sene önce blogspot.com kapandı. Ben de Şi-lâm’ı siliverdim.
Şi-Lâm’ı internetten sildim; ama aklımdan silemedim.
Can sıkıntısı ile bilgisayarda dolaşırken depoda yukarıdaki anımı buldum. Bu anımı kaç kez yazdığımı hatırlayamıyorum bile.
Anı Şi-Lâm’ı tekrar çağrıştırdı. Şi-Lâm adını kullanmadan aydınlatmak mümkün mü?  Aslında mümkün değil.
İnternet okuyucusu, anladığım kadarıyla uzun yazı okuyamıyor. Yine anladığım kadarıyla öğretici yazı okuyamıyor. Kınamıyorum. Maildi, twitti, facebooktu... hep kısa yazmayı gerektiriyor. Aslında dergi ve gazetelerdeki yazıların da uzun olmaması önerilmektedir. “150 kelimeden daha uzun yazmayın.”diyen tecrübeli yazarlar var. Bütün bunları bile bile uzun yazıyorum. Bütün bunları bile bile dolaylı da olsa aydınlatma ihtiyacı duyuyorum. Benimkisi de bir öğretmen hastalığı. Öğretmen emekli de olsa huyundan, alışkanlığında vazgeçemiyor.
Dikkat etmişseniz yalnız ışık üzerinde durdum. Şu da bu konudan söz etmedim. Işıklı ortamda her şeyi görebilirsiniz. Mevlâna’ın dediği gibi ışık olmazsa göz neye yarar.
 “Rivayete bakılırsa, ünlü Alman şair ve mütefekkiri Goethe, ölüm döşeğinde evin perdelerini açtırıyor ve “Işık, biraz daha ışık.” diye söyleniyormuş.
Ölüm anındaki iç daralmasının sonucu söylenmiş olduğu, bu halet-i ruhiyeyi yansıttığı ileri sürülebilirse de, bu sözler dünya edebiyatına malolmuş ve yalnız Goethe’yi değil, Aydınlanma Devri’nin karakterini de dışarı vuran bir ‘motto’ halini almıştır. Bu sözler Goethe’nin adeta bir ömür boyu süren aydınlanma iştiyakının ölüm anındaki devamı şeklinde değerlendirilmiştir.”[i]
Aydınlatmak için aydın olmak gerektiğini unutmamalıyız.
Aydın olmak, belirli mevkilere gelmek, statü elde etmek, hatta profesör olmakla olmuyor. Aydın olmak için her şeyden önce objektif olmak, sabit fikirli olmamak, geniş düşünebilmek, araştırma ve gözlem yapabilmek; akıl ve gönül melekelerini kullanabilmek, gerekir.
Aydınlanma umuduyla.

Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli

4 yorum:

  1. Hocam, ne iyi ettiniz de paylaştınız bu anıyı. Sizin gibi kıymetli hocalarımızdan öğreneceğimiz çok şey var.
    Sevgi ve selamlarımı yolluyorum, dileklerinizin bir gün gerçekleşmesi ümidiyle :))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba,
      Ziyaretiniz ve yorumunuz için teşekkür ederim.
      Hayırlı günler dileğiyle.

      Sil
  2. Yazınızı baştan sona ve zevkle okudum. İçerik anlamlı ve öğretici olduğunda uzun yazılar da okunuyor. Güzel bir hafta geçirmeniz dileklerimle.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba,
      Ziyaretiniz ve yorumunuz için teşekkür ederim.
      Uzun yazıların da okunuyor olması beni memnun etti..
      Hayırlı günler dileğiyle.

      Sil